Elektronik Kölelik

Hanımlar, Beyler;

Çiçekler ve böcekler bu bahar yine insanlara şarkılar, şiirler ve hikayeler yazdıracak lakin gelin bu bahar biz de kendi destanımızı yazalım.

Gün geçmiyor ki, yeni bir hurafe ortaya atılmasın ve bu hurafe (Hurafe dediğime bakmayın aslında, CHP'ye dair kehanetler yumağı bunlar) çoğu insanı CHP'ye karşı olumsuz konuşturmaya yetmesin.

Günümüz dünyasına dair bir kaç tespitle başlamak istiyorum:

-Dünya, uzay teknolojisinde hızla ilerliyor. CERN'den sonra Rosetta yeni icatların kapısını aralıyor.

-Bize teğet geçtiği iddia edilen ekonomik kriz, Dünya'yı son 15 yıldır, bence sadece uyarıyor.

-Krizin erken olarak çökerttiği ülkeler oldu ve bunu Yunanistan'ın vatandaşları net olarak anladı.

Bugünün moda konusu Syriza'ya geçmeden önce, eski tip sol nidaları ile çığlık atanlara da selam vermek isterim. Dünya orak ile çekiç devrinde değil. Çağ bilişim çağı.

Üzülerek söylüyorum ki, akıllı telefon tüketiminde dünya sıralamasında ön sıraları kapan Türkiye, aklı bilişime yetkin bireyin akıllı dijital araç kullanımı sıralamasında son derece geride.

Bugünlerde herkes bu konuyu da yazıyor lakin, bizde bu meseleyi anlayanlar sınırlı bir kadro. Zira, bilişim terimleri meseleyi son derece karmaşık hale geliyor. Neyse, bu başka bir konu. Dönelim ekonomik krize...

Ben siyaset bilimci ve uluslararası ilişkilerin kenarından geçmiş biri olarak Amerika'da konut kredilerindeki çöküş ile başlayan ve "OccupyWallStreet" ile gelişen krizi, bireyden küresele düşünerek, çeşitli çözüm noktaları oluşturulabileceği inancındayım.

ABD'ndeki konut kredisinden önce 2000lerde paranın elektronik olarak kullanıma bağlı olarak, Bilişim Çağı'nın "dijital tüketici sınıfı" ortaya çıktı.

Banka kartının kredi kartı ile gelişmesi ve bu pazarın bankalara önceki karlarına göre çok daha yüksek kar fırsatları yaratması ve yatırımcılara görece daha yüksek kazanç kapılarını aralaması, sisteme yapılan yatırımı hızla arttırırken, tüketicinin dijitalleşmesi çalışmaları da hız kazandı.

Kredi kartlarının yaygınlaşmasını takip eden, elektronik kart sistemlerinin güvenlik amaçlı kullanımı ise tüketicinin "kusursuz çalışan" olarak sisteme adapte edilmesini getirdi.

90larda elektronikleşen, 2000lerde ise dijitalleşen sistem, "kusursuz çalışan"ı ürettiği gibi "doyumsuz dijital tüketici"yi de üretti. Bu kapitalizmin doymuş tüketicisine sanal bir alan üzerinden açlığa davetiydi.

Her ne kadar Türkiye'de bu süreç son 5-6 yılda gerçekleşmiş gibi görünse de, Dünya son yirmi yılda hızla bu sürece geçti. Türkiye'de meselenin bu kadar geriden gelmesinin ise teknolojik altyapının geriliğinin yanı sıra, bilişim çağının kültürel sermayesinden mahrum tüketiciye sahip olmasının önemli bir etkisi var.

Tüketici ve çalışan olarak sivil toplumdaki örgütlenmesini gerçekleştirememiş Türkiye nüfusu, bir anda hiper-liberalizm denen, ancak benim "eski kapitalizmin yeni açlığa daveti" olarak nitelediğim durumu üretti.

Buraları daha reel bir dille anlatmak gerekirse, çalışan hem dijital tüketici ve kusursuz çalışan olarak evrilirken eski tip sivil toplum kuruluşlarını, yeni sanal pazarda; boş ve niteliksiz bulmaya başladı. Bu sivil toplum kuruluşları yerine, çevre ve cinsiyet alanında daha çok özgürlük vaad eden dernekleri tercih etti. Bu hareketlerin üçüncü nesil haklar olarak nitelenen daha yeni bir zaman diliminde oluşmuş olmasının da etkisi büyük ancak bu başka bir konu.

Bu arada, "Kusursuz Çalışan" önemli bir kayba uğradı ancak bunu Türkiye'de çok küçük bir grup dışında anlayıp, nitelendirebilen pek yok. Kayıp ücretteydi.

Artık ücretler de dijitalleşmiş ve tam bir yüzyıl önce elde edilmiş çoğu hak gibi, ana kaynağından uzaklaşmıştı.

Kusursuz Çalışan, "Dijital Tüketici" olarak sanal pazarın efendisiydi ancak gerçekte bir yüzyıl önce yaşayan La Fargue'ın pamuk işçilerinden ciddi bir farkı yoktu.

Neden mi?

Basit ve somut bir örnekle anlatalım:

1000 TL alan bir metin yazarı ya da işçi, patronun imzalattığı bir sözleşme varsa, kendini görece şanslı sayarken, sigortasız aylar geçiriyor, mesaiye kalıyor ancak ücret talep etmek aklının ucundan geçmiyor.

Daha vahim olan tablo ise, ücretini elden bile alsa, kredi kartı kullanıyor.

Teorik olarak kredi kartı Dijital Tüketici'nin gelir sepetinde bir borç kalemi ancak, Dijital Tüketici bunu bir gelir kalemi gibi düşünerek harcama yapıyor. 1000 TL limiti olan bir kredi kartı ile gelirini 2000 TL gibi algılayarak yaşıyor ve batıyor çünkü bir süre sonra 1000 TL olan reel geliri, 1000 TL olan kredi kartı borcuna ancak yetiyor. (Tabi bu iyi bir senaryo, Türkiye'de o kredi kartının limiti yakın zamana kadar, bankalarca kolayca arttırılabiliyordu.)

Bütün olarak "Kusursuz Çalışan/Dijital Tüketici"nin ücretine baktığınızda, maaş bankadan çekiliyorsa, hiç bankadan çekilmeden kredi kartına yatıyor. Reel ücret anında sıfırlanıyor. Yani bizim "Kusursuz Çalışanımız/Dijital Tüketicimiz" bir ay içinde ( Haftalık 60 saat üzerinden hesap yapıyorum çünkü iş hukukunda belirtilen 45 saat efsane olalı çok oldu reel dünyada Türkiye'de) 240 saat çalışmış olmasına rağmen elde ettiği ücret "sıfır" oluyor ve bizim Kusursuz Çalışanımız ya da Dijital Tüketicimiz, tam bu noktada "Dijital Köle" olarak var olmaya başlıyor. Ya da La Fargue'ın 21. yy Pamuk İşçisi.

Ancak buna "bre gafil! Sen, ücret kavramından habersiz cahil, bu ne cüret!" diyecek çooook "Aydın" var!

Çünkü mevcut ücret kavramı iş hukukunda şöyle tanımlanır:

-bir iş karşılığı,
-işveren ya da üçüncü şahıs (ki bu taşerondur) tarafından ödenen,
-nakdi ve ayni yardımın bütünü.

Kavramlaştırma bu olunca sorunun bu kadar büyük olmasına şaşmamak gerekiyor.

Çözümse aslında basit.

Ücret, "bir kişinin, "yaşamını idame ettirmesi ve kültürel sermayesini geliştirebilmesi" için gereken para ve ayni yardımın bütünü " olarak tanımlanmadıkça, bu dehlizden kurtulmak mümkün görünmüyor.

Elektronik kölelik, banka çalışanları arasında kendini daha net gösteriyor. Banka çalışanları, bankanın kart kullanımında birincil tüketicileri ancak bu grup aynı zamanda elektronik köleler arasındaki en avantajlı gruplardan biri. Zira, mesai hakları konusunda zayıf olsalar bile, sağlık, ayni yardım ve bankanın faiz kazanımları açısından, işçi olarak çalışanlara göre çok daha avantajlı durumdalar.

Yine de bu noktada, Bilişim Çağı'nın sömürülen sınıfı ortaya ana hatları ile çıkmış oluyor. Onlar bankacı, işçi -memur ya da emekli değiller. Onlar mavi ya da beyaz yakalı da değiller. Onlar avantajlı elektronik köleler, elektronik köleler ve dezavantajlı elektronik köleler.

Karşı çıkılması gereken şey, tıpkı Syriza'nın yaptığı gibi bir ağızdan bizler "Türk vatandaşlarıyız" ve bu elektronik köleliği kabul etmiyoruz demekten geçer.

Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!

;)








Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Seasider: My First Photography Collection is On OpenSea

Istanbul

Hileleri ile 1 Kasım